Atatürk’ün yetiştiği ortam: coğrafi konum, tarihî
gelişim, ekonomik, sosyal ve askerî yapı, sosyal yapı içerisinde özellikle
eğitim sistemi başlıkları altında düşünülebilir.Toplumlarına, milletlerine öncülük eden liderler, yetiştikleri
ortamın, temsil ettikleri kültürün en seçkin örnekleridir. Churchill tam bir
İngiliz, De Gaulle tam bir Fransız, Eisenhower tam bir Amerikalıdır.
Milletlerinin özelliklerinden uzaklaşmış liderler, milletlerine örnek ve öncü
olamamaktadırlar.
“Benim en büyük fahrim
Türk olmamdır” “En büyük övünç kaynağım Türk olmamdır” diyen
Atatürk, Türk kültür çevresinin yetiştirdiği bir dâhidir.
Atatürk Balkanlarda doğmuş, çocukluğu Balkanlarda
geçmiş, İmparatorluğun her köşesinde görev alarak, sorumluluklar taşıyarak
yaşamıştır. Yurdun her köşesindeki insanımızla birlikte çalışmış, toprağı ile,
milleti ile kaynaşmış, bütünleşmiştir.Balkanlardaki Türklüğün ekonomik ve sosyal yapısı ve değerleri ile
tarihî oluş, Atatürk’ün de yetişmesine yön veren etkenlerin en
önemlilerindendir. Bu dönemdeki Balkan
Türklüğünün verdiği mücadele çok yönlüdür. Ekonomik gücünü, sosyal yapısını ve
politik yerini koruma mücadelesi içerisindedir.
Tarihî hakları, kişisel ve toplumsal bütün
değerleri tehdit altındadır. İmparatorluk içindeki bütün Türkler, devletlerinin
yıkılmakta oluşunun tedirginliğini yaşarken, sınıra yakın yerlerdeki ve
Balkanlardaki Türkler ayrıca ocaklarını, topraklarını yakın bir gelecekte
kaybetmenin tehdidi altındadırlar. İmparatorluğun doğusunda ve özellikle
batısında bir asır sonra bu gün bile ıstırabı derinden duyulan büyük ve acılı
göç olayları yaşanmaktadır.
Tarihi gelişim
Atatürk’ün yetiştiği kültür çevresi ve sosyal
ortam, sürekli mücadele içerisinde yaşamış, mücadalelerle yoğrulmuş, ruhları ve
gönülleri zaferlerle bir uca, yenilgilerle diğer bir uca taşınmış, ezilmişliği
kabul etmeyen, büyüklüğünü yitirmek istemeyen Türk insanının
ortamıdır.
Atatürk’ün yetiştiği dönem, Türk milleti için,
bütün değerleri ile birlikte var olmakla yok olmanın sınırında yaşanılan bir
tarih kesitidir. Atatürk, yok olmamak için direnen, büyük olarak yaşamak için
birçok değerlere sahip olan bu topluluğa mensup olarak dünyaya gelmiştir. Bu
dönemdeki kadere getiren gelişmeler çok ilginçtir, Türk milletinin özellikleri
ile açıklanabilir.
Yaşanan zamanın, bilinebilen bütün coğrafyası
üzerinde binlerce yıl hareket halinde olmuş ve her devirde varlığını en az bir
büyük imparatorlukla ve gerektiğinde yer değiştirerek bir başka coğrafya
üzerinde sürdürebilmiş olması, Türk milletinin coğrafyaya meydan
okuyuşudur.
Anadolu’yu ebedî yurt edinmek için haçlı güçlere
karşı asırlar süren mücadeleler verilmiştir. Osmanlı, ne Anadolu’ya ne de
Balkanlara geçici olarak yerleşmemişti. Balkanları da ana yurt olarak bilmiş,
her karış toprağı için beş asır şehit vermişti. Büyük mücadelelerle kurulan
dünyanın bu en büyük imparatorluğu, asırlarca kendi hukukunu ve adaletini geniş
bir sahada egemen kılmıştır. Atatürk, asırlanmış gelenekleri, zaferleri,
akıncıları, gazileri, şehitleri, gezginleri ve düşünürleri ile kök salınmış bu
topraklardan milletinin sökülerek koparılmasını önlemeye çalışan, bütün bu büyük
ve ağır yıkıntıya omuz veren şanssız, fakat ulu bir kuşağın
çocuğudur.
Kurulan ve yaşamakta olan imparatorluk ve kurumları
3 yüzyıl önce çağına ismini vermiş bir büyüklükten geliyordu. İmparatorluğun
dayandığı sentez medeniyet kendisini yenileme gücünü yitirmesinden itibaren,
batı medeniyeti karşısında yenik düşmüş ve Atatürk’ün doğduğu tarihlerde
kurtuluş için henüz bir çare bulunamamıştır.
Şüphesiz, bütün bu gelişmeler, yalnız
İmparatorluğun içinde bulunduğu şartlardan değil, imparatorluğu yakından
ilgilendiren dünyadaki yeni gelişmelerden, oluşlardan da kaynaklanıyordu.
Osmanlı İmparatorluğunda XVIII. yüzyıl da başlayan mütereddit yenilik
hareketleri, zihinlerdeki soruyu çözememiş, ancak bazı fikir odakları
oluşturabilmiştir.
1877 - 1878 Türk-Rus Harbi sonunda toplanan Berlin
Kongresinde (1878) Sırbistan, Karadağ, Romanya imparatorluktan ayrılarak
bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Eflak ve Buğdan Avusturya’ya bırakılmış,
Bulgaristan’a muhtariyet verilmiştir. Batum, Kars, Ardahan Rusların eline
geçmiş, Kıbrıs’a İngilizler yerleşmiştir. Fransa Tunus’u, İngilizler Mısır’ı
sömürge sınırlarına dahil etmişlerdir.
Avrupa’da yaşanan Rönesans ve Reform hareketleri ve
bunları izleyen bilim ve teknik alanlarındaki gelişmeler, yeni ham madde
kaynakları ve bilinmeyenleri arama yolunu açmıştır. Aramalar gelişme sağlamış,
gelişmeler ham madde ihtiyacını artırmış ve sömürge politikası gittikçe
hızlanarak egemen olmuştur. Gelişmiş Avrupa’nın politik yapısı ham madde ve
pazar için sömürge yarışına yöneliktir. Şüphesiz, Osmanlı İmparatorluğu, geniş
toprakları, ham madde kaynakları ve pazar olmaya elverişli büyük nüfusu ile
uygun bir hedef oluşturuyordu. İlmî ve teknik gelişmeden ekonomik sebebe,
buradan politik gerçeklere ulaşan bu durum, Türklerin Avrupa’dan, hatta
Anadolu’dan atılması gibi duygusal bir sebeple de güçlenmiş bulunuyordu. Osmanlı
İmparatorluğuna yönelik ve “Doğu Sorunu” adı verilen bu politika başarı
kazandıkça üçüncü dünya ülkelerini sömürgeleştirmek, işgal etmek kolaylaşmıştır.
Türklerin Akdeniz hâkimiyetini kaybetmeleri, Hint Okyanusu’nda Portekiz
savaşlarıyla üstünlüğü yitirmeleri batının işgal ve sömürgeciliğine yeni sahalar
açmıştır.
Bu tarihlerde Meşrutiyete geçiş hareketleri canlı
olarak yaşanmakta, sürekli olarak imparatorluğu kurtarmanın yolları
aranmaktadır.
Atatürk’ün yetiştiği dönemde, 1877-1878 Türk-Rus
Harbinin sonuçları ve Balkanlardan yüz binlerle göç eden, kitle halinde
öldürülen Türklerin acı iniltileri henüz anılarda canlı olarak yaşıyordu. Bu
çöküntülerle birlikte, üstün özelliklerin kıvılcımı Plevne ve daha sonra 1897
Türk-Yunan Harbi, henüz her şeyin bitmediğinin işaretleri, hayat belirtileri
olarak güç ve ümit veriyordu.
Sosyal ortam
Arazi yapısının ve iklimin izleri bölgede yaşayan
insanların davranışlarında görülür. Balkanların, özellikle Makedonya’nın sarp
dağları, coşkun suları insanlarının kavgacı yapısı ile bağdaşır, bütünleşirler.
Şehir ve ovalarda, her karış toprak için şehitler veren Osmanlı merkez gücü
hâkimdir. Manastır ve kiliseler dağ eteklerine, kaçak ve haydutlar zirvelere
çekilmişlerdir. Ovalara hâkim olanlarla dağlarda yaşayanlar uyuşmazlık
içerisindedirler.
Osmanlı ile bölgeye gelen adalet ve sevgi, çeşitli
dış etkilerle kin ve nefretin hâkim olduğu, ölümün, yok etmenin amaç edinildiği
bir ortama dönüşmüştür.
Dağdaki eşkiya, yamaçlardaki kilisenin papazı, kin
ve nefret dolu olarak ovalardaki asil güzelliğin ölümünü beklemekte ve
çabuklaştırmaya çalışmaktadırlar. Aşağı Makedonya’ya Yunanlılar, Vardar’ın üst
vadilerine Arnavutlar, Üsküp’e Sırplar, Rodop Dağları güney yamaçlarına
Bulgarlar yerleşmişti. Dağlarda ve dağ eteklerinde yaşayan bütün bu insanlar,
Rusya’dan ve diğer Avrupalılardan güç ve ilham alıyor, onlara güveniyorlar,
uygun vaktin gelmesini bekliyorlardı. Dış güçler de Hristiyanlığın savunuculuğu
görüntüsü altında, azınlıkları kendi amaçlarına uygun olarak
kullanıyorlardı.
Atatürk, bunalımlar arasında dünyaya gelmiş,
bunalımlar içinde yaşamıştır. Milletini yıkıntıdan kurtararak millî bir devlet
kurmuş, gelişme gücünü yitirmiş sentez medeniyeti getirdiği yeniliklerle ve
inkılâplarla batı medeniyeti ile yeni bir senteze yöneltmiştir.
Atatürk Türk töresinin ve İslâm geleneklerinin
egemen olduğu bir aile ortamında yetişmiştir. Baba tarafından büyük dedesi
orduda hizmetleri olduğu bilinen Ahmet efendi, dedesi bir mahalle mektebi hocası
olan Hafız Mehmet efendi, babası başlangıçta gümrük memurluğu yapan, sonra
ticarete yönelen, bir süre “Asakir-i Muavine” Taburunda üsteğmen olarak çalışan
Ali Rıza efendidir. Annesi Rumeli’nin işgali döneminde Aydın veya Konya’dan
gelen ve Sarıgöl bucağına yerleşen bir Yörük-Türkmen ailesinden Sofuzade
Feyzullah ağanın kızıdır. Görüldüğü gibi, Atatürk’ün ailesi, Türk tarihi ile
özdeşleşmiş, bütün Türk ailelerinin ortak kaderini yaşayan bir örnektir. Dinine,
devletine, geleneklerine bağlı, zaman zaman maddî sıkıntıları olan bir Türk
ailesi. Bu aile Selanik’te yaşamaktadır.
Selanik, Bizans’tan beri İstanbul’dan sonra en
önemli merkez durumundadır. Birçok fikrin, birçok siyasî olayın oluştuğu, aynı
zamanda ticarî ağırlığı olan bir liman şehridir. Ordu merkezidir ve her konuda
geniş bir etki alanı vardır. Nüfusunun büyük çoğunluğu Türk’tür. Müslümanların
ve Rumların, Yahudilerin mahalleleri ayrılmıştır. Türk adaletinin ve insancıl
davranışının yerleştiği geleneklerle yaşamını sürdüren dengeli, fakat 1877-1878
harbi ve devamındaki olaylarla birbirine şüphe ile bakma eğiliminin hâkim olmaya
başladığı ve sonu gelmez eşkıya takip hikâyelerinin anlatıldığı bir
ortamdır.
Atatürk bu ululuk ve kullukların bir arada
yaşandığı bir ortamda büyüklüklerin gururu, küçüklüklerin ezikliği içerisinde
yetişmiş, küçülme ve küçüklükleri reddeden, hatta isyan eden bir ruh hali ile
çocukluğunu yaşamıştır. Uzun bir süre kurtuluş çareleri arayan bir milletin
başarısızlıkla sonuçlanmış deneylerinden kaynaklanan düşünce ve hareket
birikimini devralmış, her şeye rağmen çare aramaktan yılmamış bir kuşakla
beraber yetişmiştir.
Aile ortamı ve çevresi ile birlikte harpler,
ayaklanmalar, göçler, eşkiya hareketleri ve Karadağ, Sırbistan,
Avusturya,Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ile sürekli kanayan sınırlar
Atatürk’ün kişiliğinin oluşmasında önemli etkenler olmuştur.
Şüphesiz, İmparatorluğun sosyal, ekonomik ve
politik alanların hepsinde eksiklikleri, yetersizlikleri vardı. Yıkıntıyı
durdurmak, yok olmaktan kurtulmak için ihtiyaç duyulan ilk güç ise askerî güçtü.
Bu sebeple, toplum bütün kesimleri ile askerliği ve askerî ihtiyaçları ön plânda
tutan, öncelik veren bir tutum içerisindedir.
1856 yılında yapılan Paris Kongresinde gündeme
getirilen “Doğu Sorunu”, Osmanlı İmparatorluğu tarafından ana yurdun en önemli
bölümü olarak benimsenen Balkanlardaki Türk unsurunun geleceğini büyük ölçüde
etkilemiştir. Doğu Sorununu her dış ülke kendi çıkan yönünde değerlendiriyor,
kendi emellerine uygun çözüm için gayret gösteriyordu. Çıkar farklılığına rağmen
gayretler, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması, parçalanması, Balkanlardan, daha
sonra da Anadolu’dan atılması noktasında toplanıyordu. Bu politikadan ilk
etkilenenler Balkan Türkleri olmuştur.
Romenlerin, Sırpların, Bulgarların, Yunanlıların
azınlık durumunda olmalarına rağmen yaptıkları kötülükler, yönetimi ele
geçirdikleri zaman neler yapabileceklerine örnek oluyordu. Bu durumda Türkler,
kendi yurtlarında ikinci sınıf vatandaş olmak tehlikesiyle
karşılaşıyorlardı.
Azınlıklar arasında gelişen milliyetçilik akımları,
özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türk milliyetçiliğinin
gelişmesine sebep olmuştur. Gerek başlangıçta benimsenen Osmanlılık görüşü gerek
Türk milliyetçiliği akımları, Balkan Türklüğünü dış mihrakların da, azınlıkların
da hedefi haline getiriyor, devletin azınlıklar üzerinde güvenliği sağlama
gayretlerinin intikamı da Balkan Türklüğünden alınıyordu.
Ekonomik ortam
Bütün bu şartların etkisi ile, Balkanlarda yaşayan
Türklerin sosyal ve ekonomik yapısı Anadolu Türklüğünden farklı gelişmeler
göstermiştir. Balkan Türkleri her şeyden önce var olma mücadelesi verilen
yerlerde yaşayan kimselerin uyanıklığı içerisinde bulunuyorlardı. Devlet,
ekonomik, sosyal ihtiyaçlarını ve güvenliklerini sağlamada yetersiz kaldığı
için, Balkan Türkleri kendi çarelerini arama zorunluluğu ile özel
teşkilâtlanmalara yönelmişlerdir. İhtiyaç zorlamaları ve azınlıklardaki
örneklerle şirketleşmeler de görülmektedir. Ancak azınlıklara tanınan kredi ve
bürokrasi kolaylıklarına karşılık Türklerin birtakım güçlükleri
bulunuyordu.
Azınlıklar, yabancıların kontrolündeki Reji ve
Düyun-ı Umûmiye tarafından ve dış ülkelerin verdiği kredilerle desteklenmekte
idi. Tarafsız davranmak endişesi ile, azınlıklara Ziraat Bankası gibi devlet
kurumları tarafından da daha fazla kredi veriliyordu. Bu durum ve uzun askerlik
hizmeti birçok Türk’ün toprağını ve diğer mal ve mülkünü satmasına sebep oluyor,
barış şartlarında da sürekli bir göç hareketine kaynaklık ediyordu.
Bütün sosyal faaliyetlerle birlikte, ticaret,
hizmetler, kredi sistemi her azınlığın kendi dar çevresi içerisinde
tamamlanıyordu.
1939’da Fransa ve İngiltere ile yapılan ticaret
anlaşmasına kadar, Balkan Türkleri diğer azınlıklar düzeyinde tekstil, seramik,
mobilya ve diğer ev eşyaları üretiyorlardı. Bu anlaşmalarla gümrük vergisinin %
3’e indirilmesi birçok Türk’ün üretimden ticarî alana geçmesine sebep
olmuştur.Azınlıkların boykota kadar varan tutumları Türkleri birleştiriyor,
varlıklarını sürdürebilmek ve durumlarını korumak için sürekli olarak gelişmeye
açık bir mücadele içerisinde bulunuyorlardı. Bu mücadele birçok sahada gelişme
gösterilmesini sağlıyordu. Balkanlarda eğitim, ulaştırma gibi alt yapılardaki
yatırımlar bu bölgedeki Türklerin gelişmelerini kolaylaştırıyordu.
Türk ailesi, güçlü yapısı ile varlığını
korumaktadır. Kadın, karışıklığın dışında geleneklerin koruyucusu ve iffet
âbidesi, erkek güvenlik ve geçim sorumlusudur. Çocuk bu güvenli ortamda her an
bir şeyler öğrenen, öğretilen, geleceğin büyük mücadelesine hazırlanan,
gösterişsiz fakat güçlü sevgilerle çevrilmiştir. Çocuğa ocağın ve yurdun
geleceği gözüyle bakılmaktadır. Türk ailesi biraz içe kapalı fakat istikrarlı,
dengeli, güçlü, sağlam amaçlı ve sağlam iç yapılıdır. O tarihte de Türk
milletinin büyük kahırlara göğüs gerebilmesinin en güçlü dayanağı bu sağlam aile
yapısı olmuştur.
Atatürk, Balkanların ekonomik, politik ve sosyal
ortamında bütün azınlıkları, dış güçleri, bunların emellerini ve çeşitli dinleri
tanımış, dinlerin milliyetçilik akımlarının hizmetine verilmesinin tanığı
olmuştur. Çeşitli ırkları mücadele içerisinde ve bir arada görmüştür. En büyük
karışıklık içerisinde, ırkların ve dinlerin çatışmalarının ortasında
yetişmiştir.
Eğitim ortamı
Atatürk’ün yetişmesinde etkili olan ortamlardan
biri de zamanın millî eğitim sistemidir.
Atatürk’ün yetişme döneminde, imparatorlukta
birbirinden farklı amaçlarla kurulmuş, farklı programlar uygulayan eğitim
kurumları vardı. Medrese, batı sistemine göre kurulmuş askerî ve sivil okullar
ve azınlıkların kendi cemaatlarının ihtiyacını karşılamak için açtığı okullar
yurt sathında dağınık şekilde faaliyet halinde bulunuyorlardı. Bu okulları belli
bir amaca yöneltecek bir politika ve ortak bir yönetim bulunmuyordu.
Askerî okulların batı örneklerine göre kurulması
Vak’a-yı Hayriye ile başlamıştır. Askerî okullar başlangıçta aynı zamanda nazır
sorumluluğu olan Serasker’e, daha sonra Mekâtib-i Askeriye Nezaretine
bağlanmıştır.
Askerî eğitimde ilk okul karşılığı olarak, uzak
garnizonlardaki subay çocukları ile subay yetimleri için açılan 4 yıllık Sınıfı
Mahsusa’lar bulunuyordu. Bu günkü orta okul karşılığı olan rüştiyeler
başlangıçta üç, daha sonra dört yıl olarak bütün vilâyet ve bazı önemli sancak
merkezlerinde açılmıştı (Kuruluş 1875). Askerî rüştiyelerden mezun olanlar ordu
merkezlerinde açılmış bulunan bu günkü lise karşılığı askerî idadilere devam
ediyorlardı, İdadî mezunları, üç yıllık harbiyede eğitim görüyorlardı. Harbiye,
başlangıçta yalnız İstanbul’da iken daha sonra 5 merkezde daha açılmıştır.
Askerî eğitim sistemi içerisinde Tıbbiye ve deniz subayı yetiştiren Bahriye
mektepleri de bulunuyordu. Harp Okullarından derece ile mezun olanlar
İstanbul’da bulunan üç yıl süreli Erkân-ı Harbiye mekteplerine devam hakkı
kazanıyor ve kurmay yüzbaşı olarak mezun oluyorlardı. Askerî okulların
programlarında batı örnekleri kullanılıyor, öğretim kademelerinde batıda eğitim
görmüş olanlardan yararlanılıyordu.Medrese dışındaki sivil okullar da benzer bir
uygulama içerisindedir. Sivil idadî mezunları Tıbbiye, Mülkiye ve Hukukta yüksek
öğrenimine devam edebiliyorlardı. Darülfünun ile birlikte İlahiyat, Edebiyat ve
Fen bilimleri bölümleri de açılmıştır.
Medrese sistemi, mahalle mekteplerinden bölgedeki
medreselere ve buralardan Fatih ve Süleymaniye külliyelerine ulaşan bir
kademelenme oluşturuyordu. Bunlar Şeyhülislâm’ın kontrolünde bulunan “Ders
Vekili”ne bağlı idiler. İllerdeki medreselerden mezun olanlar imam ve müezzin
olabiliyor, İstanbul medreselerinden (külliyelerinden) mezun olanlar (icazet
alanlar) mahalle imamlığı, Şer’i mahkeme kadılığı, sübyan mektebi hocalığı,
medrese müderrisliği görevlerinden (din dersleri, Arapça ve Farsça derslerinde)
herhangi birine atanabiliyorlardı. Müsbet bilimlere yer verilmeyen medreselerde
okuyan mollalar askere alınmıyor, gerektiğinde yönetimin amaçları yönünde
kullanılan bir kaba kuvvet oluşturuyorlardı. Medreselerin belli bir eğitim
süresi yoktu.
Azınlık okulları batı örneklerine göre kuruluyor,
yönetime hiçbir bağlılıkları olmadığı gibi, yönetimin de azınlık okulları
üzerinde etkisi bulunmuyordu. Buralarda her azınlık grubunun dinî, millî ve
politik amaçlarına göre bir eğitim uygulanıyordu. Maarif Nezaretindeki Mekâtib-i
Hususiye ve Ecnebiye Müfettişliği’nin başına da çok zaman bir Hristiyan
getiriliyordu.
Balkan Türklerinin bir kısmı misyoner Hristiyanlar
eliyle okullaşmaya daha erken başlayan azınlıkların okullarının yararlarını
görerek kız çocuklarını dahi bu okullara göndermişler ve bundan
yararlanmışlardır.
Asker ocağı ortamı
Atatürk’ün yetişmesinde, kesintisiz tamamladığı
örgün eğitim kadar içinde yaşadığı asker ortamının ve burada hâkim olan ordu
geleneklerinin de payı ve katkısı vardır. Özellikle harp şartlarında yaşanan bu
ortamda askerlik bir meslek olmaktan fazla bir yaşam tarzıdır. Bu yaşam tarzına
yüzyılların süzgecinden geçerek gelmiş gelenekler yön vermektedir. Bu yaşama
girenler geleneklerin çizdiği yola bağlı kalmaya mecburdur. Zorlama olmamasına
rağmen başka bir seçenekleri yoktur. Kahramanlığı, vatanseverliği, arkadaş
bağlılığını, disiplini, fedakârlığı, özveriyi, tehlikelerden yılmamayı,
âmirlerin emirlerine kesin itaati ahlâkının bir parçası yapmadıkça o ortamda
yaşama şansı bulunamaz. Gerçekte bu özellikler Türk milletinin de sahip olduğu
ve koruduğu değerlerdir. Askere katılanlar için yabancı değerler değildir. Ordu
ve millet, bu özellikleri veren yapısı ve gelenekleri ile kıtalar üzerinde
asırlaşabilmiştir.
Türk ordusunda günün şartlarına göre daima iyi
gelenekler yaşamış, tarih, Mehmetçiğin askerî vasıflarının eksildiğini
görmemiştir. Atatürk’ün yetiştiği dönemde şartlar sebebiyle askerî değerlerin
daha fazla hâkim olduğu bir ortam vardır. Ölçüler daha çok askerî değerlere ve
askerî başarılara göre ayarlanmıştır.
Atatürk’ün yetişmesinde en büyük özelliklerden
biri, bir mesleğe yönelik sistemli ve kesintisiz bir eğitim görmesidir. İyi
yetişmek için çok önemli olan bu husus, Atatürk’ten önce ve sonra bu ölçüde
devamlılık gösterememiş, birçok genç subay eğitimlerini yarım bırakarak İdadiden
veya Harbiyeden cephelere gitmişlerdir. Atatürk, İmparatorluğun en iyi ve en üst
eğitim sistemini kesintisiz tamamlamıştır.
Eğitime her yönü ile yetersiz mahalle mektebinde
başlamıştır. Mahalle mektebine birkaç gün devam etmiş, buradan daha modern
eğitim veren Şemsi Bey özel okuluna geçmiştir. Selanik Askerî Rüştiyesini ve
Manastır Askerî İdadisini bitirmiştir. Manastır İmparatorluk Avrupa’sının en
hareketli ve yıkılma odağında Üsküp, Edirne ve Selanik’e yollarla bağlı bir
şehirdir. Manastır Askerî İdadisi, 1897 Türk-Yunan harbinin gün gün yaşandığı,
günün sorunlarının düşünceleri ve davranışları şekillendirdiği, yıkıntıyı,
bölünmeyi içlerinde duyan, sinirlenen, tartışan, her gün yeni bir şeyler öğrenen
genç insanların, canlı ve sert bir disiplinin hâkim olduğu ortamdır. Türk-Yunan
harbinde kazanılan askerî zaferlere rağmen sonuçta kaybedilmesi, genç dimağları
çok meşgul etmiştir. Yunan harbi, bu tarihî imparatorluğun hâlâ ve her şeye
rağmen kendisini koruyabildiğini göstermiştir. Atatürk, Manastır askerî
İdadisinde Yanya, Üsküp, Selanik, İşkodra ve Manastır Askerî Rüştiyelerinden
gelen arkadaşları ile eğitime başlamıştır. Yatılı askerî okullar 24 saat beraber
yaşanılan, arkadaşlığın en üst noktaya çıktığı bir yuvadır. Özellikle Atatürk
döneminde bu yuvalarda millî değerleri korumaya yönelik gelenekler,
kahramanlığı, arkadaşlığı amaçlayan davranış özellikleri hâkimdir. 1898 yılında
Manastır Askerî İdadisini bitirerek 1899 - 1902 yılları arasında (3 yıl)
İstanbul harbiyesini, 1902-1905 yılları arasında (3 yıl) Erkân-ı Harbiye
Mektebini (Harp Akademisi) tamamlamıştır. Selanik’teki “College des Frere de la
Salle” de Fransızca kurslarına devam etmiştir. Harbiye ve Erkân-ı Harbiye
mektebi zamanının en üst eğitimini veren kurumlarıdır. İmparatorluğun bütün
sorunları bu kalplerde çarpmakta, kendilerini daima iyi hazırlamanın gereğine
inanılarak öğrenme çabası göstermekte, büyük emeller besleyen, sorumluluğunun
bilincinde genç insanlar yetişmektedir.
O tarihlerde bu dershanelerde ve bu sıralarda Türk
milletinin ve Türk tarihinin altın bir kuşağı yetişmiştir. Bu altın kuşak, üç
kıtaya egemen büyüklükten sonra zaman zaman gerçek değerlerinden örnekler veren,
fakat esasta iki buçuk asır devam eden yenilgilerin baskısından kurtulmaya
çalışan bir milletin öncüleri olmuştur. Balkan Harbini ilk görevlerinde
yaşamışlar, İmparatorluğu yıkıntıdan kurtarmak için Libya’dan Sarıkamış’a,
Yemen’den Çanakkale’ye ve Galiçya’ya kadar on dört cephede kan vermişlerdir.
Aynı altın kuşak, İstiklâl Harbini yapmış, Cumhuriyeti kurmuş, geliştirmiş, genç
demokrasimizin temellerini atmıştır. Şüphesiz ki bu altın kuşak da büyük fireler
vermiştir. Fakat bütün bu büyük tarihî hizmetler aynı altın kuşağın içinden
çıkanlarca gerçekleştirilmiştir. Bu altın kuşağın en büyüğü de, şüphesiz,
Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Harp Akademileri ile askerî eğitimini tamamlayan
Atatürk, bütün önemli rütbelerinde harp tecrübesi kazanacağı bir dönem
yaşamıştır.
Sağlam ve sistemli bir askerî eğitimden sonra
muharebe ve harp tecrübeleri ve başarıları kendisini mesleğin en üst noktasına
Mareşalliğe, Gaziliğe ulaştırmıştır.
Atatürk ırkların ve dinlerin çatıştığı,
uluslararası ihtirasların düğümlendiği bir ortamda ve zamanda yetişmiştir.
Çizdiği yol ve gösterdiği hedef ise insanları onura, mutluluğa ve barışa
ulaştıran bir örnek olmuştur.
Onun gür ışığının aydınlığı her geçen gün yurtta ve
dünyada yayılmaktadır.
Suat İlhan
Kaynak: ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ,
Sayı 5, Cilt: II, Mart 1986
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder